Behzat Ç. dizisinin ilk sezonun finali hala hafızalardadır. O son bölümden aldığımız keyif, Oscar ödüllü nice filmin ötesindeydi. Bu sezon Gençlerbirliği böyle bir sezon yaşattı bizlere. Tek fark, bu hikâyenin sonunda Türk filmlerini aratmayan mutlu bir son olmasıydı.
Bugün geriye dönüp baktığımızda insan ister istemez kendi kendine soruyor: “Bunca çileye gerçekten gerek var mıydı?”
Ama bütün o çalkantının sonunda yaşanan sevinç, uzun zamandır otomatik pilota bağlanmış hayatlarımızın içine tarifsiz bir renk kattı. Mutluluğun resmini, sezonun son maçında çekilen fotoğraflardaki yüzlerde gördük. Demek doğruymuş; acısı fazla olanın gülüşü de güzel oluyormuş. Bize yaşattığı bu yüksek tansiyonlu duygu fırtınası için Gençlerbirliği yönetimine bir teşekkür borçluyuz.
Bu sezon anladık ki tarihlerde kullanılan “M.Ö.” ve “M.S.” artık yalnızca milattan öncesi ve sonrası demek değilmiş. Bu sezon için onların anlamı başka oldu: Metin Hoca’dan önce ve Metin Hoca’dan sonra…
Çünkü aynı futbolcuların ortaya koyduğu oyun, geceyle gündüz kadar farklıydı. Bir tarafta adeta mayın döşenmiş gibi rakip ceza sahasına giremeyen, isabetli şut çekemeyen bir takım, diğer yanda 17 yaşındaki çocuklarla sahada karakteri, oyun planı, mücadelesi, inadı, forma aşkı olan bir Gençlerbirliği duruşu…
Oyuncularına verdiği öğüt, “Gençlerbirliği varlık peşinde koşanların değil, var olma mücadelesi verenlerin kulübüdür”.
Metin Hoca yönetimindeki 9 maçta takım 4 galibiyet, 3 beraberlik, 2 mağlubiyet aldı ve maç başına 1,67 puan ortalaması yakaladı. Diğer teknik direktörlerin görev yaptığı 25 maçta ise yalnızca 5 galibiyet, 4 beraberlik ve 16 mağlubiyet geldi; ortalama 0,76 puanda kalındı. Basit bir hesapla sezonun tamamında Metin Hoca takımın başında olsaydı, 56 puanla ligi 6. sırada bitirmek ve muhtemel bir Türkiye Kupası finali mümkündü. Tersi olsaydı, büyük ihtimalle 26 puanla son sırada küme düşen takım olacaktık.
İzlemeden aldığınız bir oyuncuya 1 milyon Euro üzerinde ücret verir misiniz? Bir sezon önce sadece 4 kere sahaya çıkmış ve ağır bir sakatlık geçirmiş futbolcuya... Ya da koskoca sezonda bir alt ligde topu topu 5 gol atmış bir santrforu golcü diye transfer eder misiniz? Ligden düşen takımda sadece 4 maç forma şansı bulan kaleciyi? Kurt kışı geçirir ama yediği ayazı unutmazmış. Bizim de unutmamamız lazım, hafızasını kaybedenlerin son durağı, o sessiz kulüpler mezarlığıdır. Taşlarında eski alkışların pası durur.
Ne tuhaf, ne yaralı bir sezon geçti… Üç defa başkan, altı defa teknik direktör değişti. Kulüp çalışanları bile birer birer dağıldı. Öyle bir hengâme yaşandı ki, bir ara kulübün en kıdemli insanları bir sezon önce transfer edilen futbolcular olmuştu.
Ama bazı adamlar vardır; kaosun içinde karakterleriyle görünürler. Kaptan Goutas gibi…
Bir garip sözleşme maddesi olmasa kulübede oturacak olan, gösterdiği performansla gidip Portekiz Milli Takımı’na uzanan Velho gibi…
Beklentileri aşan Metehan ve Oğulcan gibi…
Son virajda kabuğunu kıran Abdurrahim ile Fıratcan gibi…
Gidip geri dönen Traore gibi…
Asıl mevkiinde oynamadığı hâlde takımın gol kilidini açan Koita gibi…
Bazı sezonlar puan cetveline değil, gönüllere yazılır. Bu da öyle oldu.
Vazgeçmek bu kadar kolay iken vazgeçmeyen Metin Hocamızın kredisi asla tükenmeyecek. Sezonun en mağrur, en sahici teknik direktörlük hikayesini yazdı. Gençlerbirliği’nde geçen tam 38 yıl… Kökler derine indiğinde fırtınadan korkmaya gerek kalmıyor.
Mutlu sondan sonra ne oluyor Türk filmlerinde hikayelerin devamı anlatılmadı. Gençlerbirliği sevdalılarının yüzü her daim gülsün. Yeniden yükselen Ankara 19 Mayıs Stadyumu, altyapıdan göz kırpan genç yetenekler ve ordinaryüs profesör Metin Hocamız ile yeni sezonda çok daha büyük bir hikâyenin başlamasını bekliyoruz.
Güzel günler göreceğiz.














Yorum Yazın